KÜLTÜREL BOZULMA VE KÜLTÜR EMPERYALİZMİ


     İnsanlık tarihine baktığımızda, toplulukların ekonomik, siyasal, toplumsal ve güvenlik ihtiyacı gibi zorunluluklar nedeniyle bir araya geldiğini görürüz. Bu kümelenmeler daha çok, nispeten daha güçsüz olan toplulukların, güçlü olana uyumu ile sağlanmıştır. Bu yolla genişleyen, büyüyen toplumlar ise ulusları oluşturmuşlardır.

      Tarihin ilk devirlerinden beri var olan Türk ulusu; Çin denizinden, atlas okyanusuna kadar olan insanlık coğrafyasında kendine her zaman yer bulmuştur. Türkler; birlik ve beraberliklerini sağladıkları ölçüde uluslaşmış, devletleşmiş, imparatorluklar kurmuş; birlik ve beraberlikten uzaklaştıkları dönemlerde ise sindirilmiş ve asıllarından uzaklaşmışlardır.

      Çok dikkat çekicidir ki; Türk milletinin sindirilmesi, çoğunlukla silahlı savaşlarla değil; Türk kültürünün zayıflatılması, geleneklerinden uzaklaştırılması marifetiyle olmuştur. Bu gerçekten hareketle diyebiliriz ki; kültür, bir milletin var olmasında en önemli etkendir.

      Kültür; bir toplumda ilerlemenin, üretimin, eğitimin, bilimin, güzel sanatların, insan ve toplum anlayışının gelişim düzeyini gösteren araçların tümüdür.

      Millet olarak sahip olduğumuz ve tarihten gelen tüm değerler, özetle; dil, gelenekler, sanat, inançlar sistemi ve yaşayış tarzı milli kültürümüzü oluşturur. Kültür, bir toplumu diğer toplumlardan ayıran özel bir yaşam tarzıdır. Kültürel yapının zayıflaması, milli kimliğin yitirilerek, ulus devletlerin yok olması sonucunu doğurur.

      Emperyalizm, ya da diğer ismiyle yayılmacılık; bir milletin, başka bir milleti, siyasi ve ekonomik egemenliği altına alarak yayılması ya da yayılmayı istemesi anlamına gelmektedir.

      Emperyalizmin bir yöntemi olan kültür emperyalizmi ise, en basit tanımıyla bir ülkenin kendi kültürel değerlerini ve ideolojisini başka bir ülkenin halkına benimsetmesidir. Bu, uzun soluklu bir harekettir ve nesiller boyu sürer. Buradaki temel amaç, insanların örgütlenmelerini engellemek; geleceği ve geçmişi önemsemeyen sadece gününü yaşamayı amaçlayan insan tipi yaratmaktır. Bu insanlar, tepkileri ve zevkleri önceden öngörülebilen, dolayısıyla kontrol altında tutulabilen kitlelerdir.

      Kültür emperyalizminin hedefinde olan toplumlarda en kolay etki altına alınabilecek kitle elbette ki en savunmasız olan çocuklardır. Çocukluk dönemi, aynı zamanda kimliğin kazanıldığı döneme de karşılık gelir ki, bu dönemde kazanılan alışkanlıkların değiştirilmesi oldukça zordur. Arzu edilen, çocuklarımızın bu dönemde sağlam bir kimlik duygusu geliştirebilmesidir.

      Ruhsal gelişimi sırasında bazı çelişkiler yaşayan çocuğun, anne-babayı mı yoksa kitle iletişim araçlarında sunulan kişileri mi örnek alacağı konusunda tereddütleri vardır. Günümüzde üçüncü bir ebeveyn yerini alan televizyon, kimi zaman çocuk eğitiminde anne ve babadan daha etkili olabilmektedir. Bilimselliği tartışılamayacak bu gerçeğin farkında olan küresel güçler, psikolojik temelli savaşlarını bu eksende yürütmekten geri durmamaktadır.

      Bu gibi güçler, geleceğin kuşaklarının kafa yapısını, hayali kahramanlar, uyduruk modalar yaratarak şekillendirmeye; çocuğun zaten problemli olduğu çelişki dönemlerinde sözde çözümler sunarak kültürel temelini bozmaya çalışmaktadır.

      Çocukların 3-4 yaşından başlayarak 12-13 yaşına kadar günde ortalama 1-2 saat çizgi film izledikleri, erişkinler için hazırlanan televizyon programlarını da seyrettikleri düşünüldüğünde, yoğun propaganda bombardımanı altında kaldıkları görülür. Yapılan araştırmalar sonucunda da çocukların başta saldırgan davranışlar olmak üzere birçok çizgi film kahramanını taklit ettiği belirlenmiştir
.
      Erkek çocuklara yönelik filmlerde, kahramanların kullandığı araç ve gereçlerin daha çok silahlar olduğu dikkat çekmektedir. Kız çocuklarına yönelik filmlerde de moda, müzik ve gösteriş ön plana çıkarılmakta, bunları kullanabildikleri ölçüde güçlü olabildikleri işlenmektedir.

      Televizyon sektöründeki genişlemenin ya da büyümenin sonucunda sadece çocuk programlarının içerik ve süreleri arttırılmakla kalmamış, ayrıca geçtiğimiz son on yıl içinde dünyanın tüm sanayi ülkelerinde başlı başına televizyon çocuk kanalları da oluşturulmuştur. Ancak bu kanallarda çocuk programı olarak gösterilen programların çocuklara yönelik olup olmadığı; ya da masumiyeti tartışma konusudur.

 
     Ülkemizde çocuklara sunulan yayınların büyük bir kısmı, Türk toplumunun değer yargılarından ve bunları yeni nesillere doğru şekilde aktarmaktan uzaktır.
      Şu anda çocuklarımızın milli kahramanlarımızdan ziyade, sanal kahramanları daha iyi tanıdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Sevimli, küçük kahramanlar olarak evlerimizin içine kadar giren bu yayılma amaçlı çabaların meyvelerini vermediğini söyleyemeyiz. Bir Atatürk'ü, bir Fatih Sultan Mehmet'i doğru dürüst tanımayan; ama bunların yerine süpermen'in (superman), povır rencırs'ın (power rangers) hayali hayat hikâyelerini ezbere bilen bir kuşağın yetişmekte olduğunu görüyoruz.


      Dini bayramlarda büyüklerin ellerini öpen, milli bayramlarda elinde bayrak geleceği selamlayan bir kuşak yerine cadılar bayramında maske takan, yılbaşında çam ağacı süsleyip, noel babayı bekleyen bir nesil yetişiyor. Üzerimize düşen; hayali kahramanlar yerine, öz kimliğine sahip nesiller yetiştirmek olsa gerek!

      Kültür emperyalizmi sadece çocuklarımızı değil, tüm toplumu hedef almaktadır. Bu sinsi yayılmacılığın araçları daha çok kitle iletişim araçları ve çok uluslu şirketler olmaktadır. Bununla hedeflenen, ülkelerin kültürlerinin zayıflatılması ve yeni bir kültürün dayatılmasıdır. İşte bu noktada kültürel bozulma karşımıza çıkmaktadır.

      Kültürel bozulma; bir kültürün başka bir kültürü kendi içinde eriterek yok etmesidir. Asimilasyon ise, farklı kökenden gelen grupları ve bunların kültür birikimlerini, kimliklerini, baskın yapı içinde eriterek yok etme sürecidir. Asimilasyon, kültür yayılmacılığının gizli ya da açık olarak izlediği zora dayalı politikalar ile gerçekleştirilmeye çalışılabilir. Bu maksatla kullanılan en önemli silah iletişim araçlarıdır.

      Ulu önder Gazi M. Kemal Atatürk'ün, 06 Mart 1922'de yaptığı meclis konuşması dikkat çekici derslerle doludur:

     "Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Türkiye'yi yok etmeye girişenler aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir.

     Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi bir takım bahanelerle Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır...

     Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler ortaya çıkmıştır.

     Oysa hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. İşte Türkiye de bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür." İfadesiyle geçmişten alınacak derslerle geleceğin inşasının mümkün olacağına dikkat çekmiştir.

      Bugün de milletimizin karşılaştığı sıkıntıların temelinde geçmişte yaşanılan tecrübelerden yeterince ders alınmadığı gerçeği karşımızda durmaktadır. Karşılaştığımız güçlüklerle mücadelede kültürel bozulmanın önemli bir rol oynadığı inkar edilemez bir gerçektir. Kültür ve dilimiz üzerindeki bozulmayı inceleyecek olursak tarihin belirli dönemlerinde yabancı kültürlerin kültürümüz üzerinde baskın çıkma emelleriyle karşılaşırız.

      Geçmişi binlerce yıl öncesine dayanan, tarihi insanlık tarihi kadar eski türk milletinin bir takım özendirme ve dayatmalarla öz benliğinden koparılmaya çalışıldığı bir dönemi yaşamaktayız.

      Adetlerimizden, kültürümüzden, inancımızdan ve tarihimizden her nesilde biraz daha uzaklaşmakta olduğumuz acı bir gerçektir. Bu yabancılaşmayı basitçe "jenerasyon farkı" olarak ifade etmek durumu hafife almak, gerçeği kabullenmemek olacaktır. Her milletin özenilecek kendine has hasletleri elbette ki vardır. Bir almanın çalışkanlığına, bir Amerikalının iş disiplinine, bir İngilizin soğukkanlılığına, bir Fransızın milliyetçiliğine özenmekten bir zarar gelmeyebilir, ama bu özenti üzerinde amerikan bayraklı giyeceklerle dolaşmak, her Türkçe kelimeye bir İngilizce karşılık uydurmak yada bir Fransızın, Almanın hayat tarzını taklit etmek olmamalıdır.

      Hele ki, bunların kültürüne özenmek hiç olmamalıdır. Türk milleti; özenen değil, özenilen bir millet olmuştur ve bunda da son derece haklıdır.

     Üç kıta silinmez izler bırakan, döneminin en güçlü ülkeleri ile bir ölüm-kalım savaşı verip de küllerinden doğan tarihin yazdığı bir başka millet yoktur. Belki de bunun sonucu olsa gerek, savaş meydanlarında yenilmezliğini defalarca ispatlamış bu millet, şimdi kültürel bir kıskaç altına alınmaya çalışılmaktadır.

      En zoru dönemeçlerden birlik-beraberlik içinde çıkmasını bilen milletimizin tek ihtiyacı olan, bu birlik ve beraberliği ilelebet yaşatmaktır.


 


Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki inkişafı (gelişimi) ile atinin (gelecek) yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !